3 Ekim 2019 Perşembe

İnsan, Teknoloji ve Yapay Zeka


bilgehangurlek@gmail.com



“Sevgi bilgeliktir” 
Bertrand Russel

“Sanayi 4.0” ile ortaya çıkan teknolojilerin ve yapay zeka uygulamalarının kısa erimde teknolojik işsizliğe, uzun erimde ise insanın büyük ölçüde teknolojinin denetimi altına girmesine, dahası yapay zekanın tümüyle insanın yerini almasına yol açması olasılığı vardır.

Sayısal teknolojiler, robotlar, nesnelerin interneti, yapay zeka vb. uygulamalar ile çoğunlukla üretim maliyetlerinin düşürülmesi, verimliliğin artırılması ön plandadır. Bu hedefe yönelik olarak, teknoloji kullanımının-gerekli, gereksiz- insanın yerini aldığı, salt teknolojik çözümlere odaklanıldığı görülmektedir. Bu noktada “acaba kapitalizm insanın üretim sürecinde devre dışı bırakıldığı yeni bir ekonomik aşamaya mı geçmek istemektedir ?” sorusu akla gelmektedir. 

Diğer yandan yapay zeka, robotlar vb ile insanı saf dışı bırakmanın tersi uygulamalar da gözlenmekte. Toyota (1)’ daki üretim sürecinin belli bölümlerinde robotların yerine insan kullanılmasına başlanması şeklindeki son uygulamalar buna örnek olarak verilebilir: Toyota, insanı odak noktasına yerleştiren Yalın Düşünce’den yola çıkarak insanın robotlar tarafından değiştirilecek nesneler olarak değil, süreçleri iyileştirecek bireyler olarak yer alacağı üretim süreçleri tasarlamaktadır. Ancak süreçlerin insanlar tarafından iyileştirilmesi sonrasında otomasyona geçilmektedir. Böylece, insanın bir anlamda üretim hattına geri dönüşü gerçekleşmektedir.

Yaratıcılığımız engelleniyor mu ?

Artan teknolojik gelişimlerle birlikte oluşan çok büyük miktardaki veri ve bilgi birikimine karşılık zamanımızı daha fazla yaratıcı etkinliklere ayırmakta olduğumuz oldukça kuşkuludur. Akıllı telefonlar, sosyal medya vb. uygulamaları hızımızı artırıp yaşamımıza bazı kolaylıklar getirirken bizi daha çok meşgul etmekte, gereksiz konularda zaman harcamamıza neden olarak dikkat dağınıklığına yol açabilmektedir. Burada “teknoloji için teknoloji” yaklaşımı ile oluşabilecek teknoloji bağımlılığının insanın yaratıcı çalışmalara odaklanmasını engellemesi, giderek insanı teknolojinin kölesi haline getirmesi olasılığından gözardı edilmemesi gereken bir tehlike olarak söz edilebilir.

Teknolojinin buyruklarına tümüyle uymak zorundamıyız ? Yoksa var olan bilimsel ve teknolojik bilgi birikiminin de eksikleri, yanlışları olabileceğini unutmaksızın yapay zeka da içinde olmak üzere teknolojinin getirdiklerini bilinçli akıl süzgecinden geçirmeliyiz ? 

Yapay zeka ile bilinç arasında fark vardır: Yapay zeka hedef ve girdiler verildiğinde doğru çözümü hızla bulma yeteneğine sahiptir Bilinç ise öznel deneyimle, yani, duygular ve sezgiler ile ilintilidir. Mutluluk, sevinç ve üzüntü gibi duygularla yaşananlar öznel deneyimi oluşturur. İnsanın karar verirken akıl-duygu birlikteliğinin sinerjisinden yararlanması yapay zekaya göre en önemli farklılıklarından- ya da üstünlüklerinden- biridir. Yapay zekanın mutluluk, üzüntü vb. duygulara sahip olup olamayacağı, insan düzeyine erişip erişemeyeceği konusunda çok farklı görüşler bulunmakta (2). Yapay zekanın hiçbir zaman insanın yerini alamayacağını ileri sürenler ya da insanın ileride tümüyle yapay zekanın denetimine gireceğini savunanlar bunlar arasında sayılabilir. 

Yapay zeka insanın kontrolünü  tamamen ele geçirdiğinde insanın ikinci sınıf bir varlık haline gelip gelmeyeceği ya da belli seçkin gruplar yapay zeka teknolojilerinin geliştirilmesini ve kullanımını  kontrol altında tuttuğunda demokrasi karşıtı hegomanyaların oluşup oluşmayacağı gelecekteki belirsizlikler olarak önümüzde durmaktadır.

Karmaşıklığa yaratıcı çözümler
Yapay zekanın uzmanlık gerektiren işleri hızla yapabildiğinden söz etmiştik. Fakat sistem çözümleme, kavramsal ilintilendirme ve bütünleştirme gerektiğinde işler farklılaşır. Örneğin sistem çözümleme ve modelleme uğraşan endüstri mühendisleri varsayımlar yaparak karmaşık problemlere yaratıcı çözümler üretebilmektedirler. 

Uzmanların belirttiğine göre, yapay zekanın bu tür bir “sistem yaklaşımı”na yakın bir gelecekte sahip olması olasılığı oldukça zayıf gözükmekte. “Sistem düşüncesi”ne ve yaratıcı yeteneğe sahip olduğu anda yapay zeka insanın yerini alıyor denilebilir. İnsanın kendine seçenek bir varlık yaratmayı isteyip istemeyeceği gelişmelerin yönünü belirleyecektir.

Spinoza’nın da belirttiği gibi insanın tutkularını ve beklentilerini sınırlaması mutluluğa ulaşmasında önemli bir etkendir. Yapay zeka ve teknolojideki gelişmelerin sınırsız büyümeye ve tüketime mi odaklanacağı yoksa azla yetinmenin, sevginin akla eşlik ettiği kararların alınacağı insan-teknoloji birlikteliğinden oluşan sistemlere mi evrileceği, insanlığın geleceği için yaşamsaldır. 

Yukarıda sözü edilen gelişmeler ve eğilimler gelişmiş ülkelerdeki teknoloji ve araştırma çevrelerince yoğun bir şekilde tartışılmaktadır. Ülkemiz açısından; “Sanayi 4.0”, sayısal teknolojiler ve yapay zeka konuları ile ilgilenen üniversitelerimizin, sanayi kuruluşlarımızın ve kamu kurumlarının  çalışmalarında insanı ve toplumsal yararı ön plana alan program ve projeleri gündeme alması, gelecekteki olası yenilik ve gelişmelerin dışında kalmamak için son derece önemlidir. 

Sistem düşüncesinin ve insanın ön planda olduğu; bilim, sanat, felsefe ve teknolojinin toplumsal yarar için bütünleştirildiği bir gelecek tasarımı, insanın, varlığını sürdürebilmesi açısından bir fırsat olarak önünde durmaktadır.

Kaynakça:
(1)   Toyota is bucking the industrial automation trend and putting humans back on the assembly line, Think:ActMagazine, 15 Nov 2018
(2)   Yaşam 3.0, Max Tegmark, 2019

* Herkese bilim teknoloji dergisi 27 Eylül 2019 tarihli sayısında yayınlanmıştır




9 Nisan 2019 Salı

Kentsel Performans Endeksleri -2 : Yetenekli ve Sürdürülebilir Kentler


Bilgehan Gürlek
bilgehangurlek@gmail.com

Önceki yazımızda kentsel başarım göstergelerinden ikisine (Küresel Güçlü Kentler Endeksi ve İnovasyon Kentleri Endeksi) değinmiştik. Bu yazıda diğer iki endeksten söz edeceğiz. İlk söz edeceğimiz endeks;  Küresel Kentler Yetenek Rekabet Endeksi (GCTCI) (1) . Sahip olunan insan kaynağı yeteneklerinin yenilik, rekabet edebilirlik ve büyümeye katkısı son yıllarda tartışılmaz hale gelmiştir. GCTCI, yetenek geliştirilmesi, kentin bu yetenekler için çekici bir yer haline getirilmesi ve var olan yeteneklerin elde tutulabilmesi gücünü ölçen bir endeks. Bu anlamda geçen yıllarda söz ettiğimiz, “ülkeler” için geliştirilmiş küresel yetenek rekabet endeksinin bir alt bölümü. Kentlerin başarımı 5 ana ögede içerilen toplam 16 gösterge ile ölçülüp değerlendirilmekte. Beş ana öge ve bazı göstergeler şöyle özetlenebilir: 1-Kolaylaştırmak/güçlendirmek (ar-ge harcamaları, bilgi ve iletişim teknolojilerine erişim) 2- Çekicilik (Kişi başı GSYİH, yaşam kalitesi, çevre kalitesi ) 3- Yetiştirmek/geliştirmek (üniversiteler sıralaması, yüksek öğrenim kayıt oranı) 4- Korumak (kişisel güvenlik, alım gücü) 5- Küresel  bilgi oluşturmak (iş gücündeki yüksek öğrenim oranı, uluslararası organizasyon sayısı).
2019 yılı için değerlendirilen 114 kent içinde ilk 5 sırayı alan kentler ve İstanbul’un sırası tablo-1’ de gösterilmektedir.

GCTCI
1
Washington
2
Kopenghag
3
Oslo
4
Viyana
5
Zürih
67
İstanbul
Tablo-1
İstanbul üçüncü çeyrek dilimde (67.) yer alırken ülke performansı (74.) na yakın bir derece sergilemekte. Küresel bilgi oluşturmak alt grubunda göreceli daha iyi bir başarım göstermekte (45.). Yetenek çekebilme ve var olanları kentte tutabilme alt bölümlerinde sırasıyla 89. ve 92. olarak oldukça  geride yer almış: son günlerdeki yurt dışına mühendis göçü düşünüldüğünde şaşırtıcı değil. Yetiştirme grubunda ise 63. olabilmiş. Bu sonuçlarla sayısallaşma ve sanayi 4.0’ün gereksineceği insan kaynaklarını oluşturabilmek zor gözüküyor. Yerel yönetimlerin rant politikalarından ve kısa erimli yaklaşımlardan biraz sıyrılıp, insan kaynaklarını geliştirici uzun erimli  stratejiler oluşturmaya başlamaları kentlerin geleceği açısından vazgeçilmez görünüyor.
Ele alacağımız son endeks:  Sürdürülebilir Kentler Endeksi (SCI) (2) . Sayısallaşma ile gelen dinamizm kentler için hem tehdit hem fırsatlar oluşturabilmekte. Verilere kolay erişim, verimlilik artışları sağlanırken; işsizlik, gelir eşitsizliği, çevresel sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Eğitimli ve sağlıklı bir iş gücüne sahip olmak, çevrenin korunması; sürdürülebilirlikle birlikte ön plana çıkmıştır. Endeks değerlendirme yöntemi ekonomik, toplumsal ve çevresel olmak üzere 3 anahtar öge içerisinde toplam 48 göstergenin puanlanmasına dayanmakta. Göstergelerden bazıları şöyle: 1.Ekonomik ; kişi başı GSYİH, istihdam oranı, küresel ağ yapılarda yer alma, internet alt yapısı, üniversite-sanayi ar-ge işbirliği, hava ve raylı ulaşım yoğunluğu. 2. Toplumsal; kişisel sağlık ve eğitim düzeyi, bireysel mutluluk, çalışma saatleri, gelir dağılımı, kent yaşamında ulaşım ve sayısal hizmetler. 3. Çevre; su tedariki, hava kirliliği, enerji tüketimi, geri dönüşüm oranları, yenilenebilir enerji yatırımları, bisiklet kullanım alt yapıları, doğal afetlere karşı önlemler.
2018 yılı için değerlendirilen 100 kent içinde ilk 5 sırayı alan kentler ve İstanbul’un sırası tablo-2’ de gösterilmektedir.

Sürdürülebilir Kentler Endeksi
1
Londra
2
Stokholm
3
Edinburg
4
Singapur
5
Viyana
82
İstanbul
Tablo-2
İstanbul genel sıralamada son çeyrekte (82.) yer alırken, çevre alt ögesinde 88. sıradadır. Betonlaşma ve  inşaat furyası ile farklı bir sonuç almak sürpriz olurdu. Değerlendirme raporunda ayrıca alınan puanlara göre dört kent kümesi oluşturulmuş: 1. Dengeli Yenilikçiler ; sosyal ve ekonomik göstergelerde güçlü kentlerden oluşuyor. Genel sıralamadaki en üst 25 kent bu grup içerisinde. 2. Endüstri Ötesi Fırsatçıları ; sosyal ve çevresel göstergelerde güçlü olan, çoğunluğu Kuzey Amerika ve birkaç Avrupa ve Avustralya ülkelerinden 33 kent. 3. Gelişen Kentler ; ekonomisi zayıf, kuralsız ekonomi ve plansızlığın egemen olduğu yeni yükselen 19 kent bu grupta. 4. Hızla Büyüyen Mega Kentler ; ekonomisi zayıf Çin ve Hindistandaki büyük kentler.
İstanbul 3. Grupta plansız gelişen kentler içerisinde yer bulmuş. Son dönemlerde, beş yıllık kalkınma planlarının ve Devlet Planlama Örgütünün rafa kaldırılmasının bu sonuçta payı yok mudur ?
Özetlenen tüm dört kent endeksinde de “ekonomik  göstergeler”in yanısıra aşağıdaki  benzer göstergelerin yer aldığını not etmeliyiz : ar-ge ve inovasyon, ağ yapılarda işbirlikleri, yaşam düzeyi, eşitlik, eğitim kalitesi ve sayısal yetkinlikler, nitelikli üniversiteler, sağlık hizmetleri, sanatsal etkinlikler, müzeler, konser ve tiyatro alt yapıları, çevre kalitesi, yeşil alan yaygınlığı, yenilenebilir enerji kullanımı vb. Tüm listelerde en üst sıralada yer alan kentlerin hemen hemen hepsi yüksek gelir düzeyine sahip refah ülkelerindendir. Bu kentlerin ortak özelliği; salt ekonomik faktörlerde değil yukarıda sıralanan göstergelerin çoğunda sıralamaların en üst dilimlerinde yer almalarıdır. Bunlar içerisinde özellikle Kuzey Avrupa ülke kentleri başta olmak üzere bir grup kent; insanı ön plana alan, herkes için yaşam standartlarını yükseltecek kapsayıcı, eşitlik ve büyümeyi birlikte sağlamaya çalışan, kaynak kısıtlılığını göz önüne alarak sürdürülebilirliğe önem veren stratejiler ile farklılaşmaktadırlar. Türkiye dünyanın ilk 20 ekonomisi içinde yer almasına karşın, en büyük kenti İstanbul’un göstergelerdeki düşük başarım düzeyi; yerel yönetimlerin eşitlik, gelişme ve sürdürülebilirliği birlikte ele alacak bütüncül ve uzun erimli politikalara yönelmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Kaynakça:
(1)    The Global Talent Competitiveness Index 2019, Insead
(2)    https://www.arcadis.com/en/global/our-perspectives/sustainable-cities-index-2018/citizen-centric-cities/



* Herkese bilim teknoloji dergisi 5 nisan 2019 tarihli sayısında yayınlanmıştır


Kentsel Performans Endeksleri -1 : Güçlü ve Yenilikçi Kentler


Bilgehan Gürlek
bilgehangurlek@gmail.com

Dünya nüfusunun çoğunluğu kentlerde yoğunlaşırken, kentler ekonomik gücün, toplumsal ve kültürel yaşamdaki yeniliklerin toplandığı merkezler olmaktadır. Ülkeler arasındaki ekonomik, kültürel ve sosyal ilişkilerde bazı küresel şehirlerin ağırlığı zaman zaman ülke gücünü de aşan bir noktaya ulaşabilmekte, deyim yerindeyse ülkenin önüne geçebilmektedir. Küreselleşme ve sayısallaşma ile birlikte kentler farklı uzmanlık bilgilerine dayalı stratejik yerler olmaya başlamıştır. Bu nedenle; büyüme, rekabet gücü, yenilik, insan sermayesi, sürdürülebilirlik vb. alanlarda kentlerin başarımını ve gizilgücünü ölçüp, değerlendiren çok sayıda endeks ve gösterge geliştirilmiş durumda. Biz bu yazı dizisinde bunlardan ekonomi, yüksek teknoloji ve inovasyon, insan kaynakları yeteneği geliştirilmesi ve sürdürülebilirlike ilgili olan birkaçına değinmeye çalışacağız.
Bunlardan birincisi Küresel Güçlü Kentler Endeksi (GPCI) dir (1). GPCI ile dünyanın başlıca kentlerinin ( 2018 için 44 kent) insan, sermaye ve firmalar açısından çekiciliği değerlendirilmektedir. Yöntem; ekonomi, ar-ge, kültürel etkileşim, yaşanabilirlik, çevre ve ulaşım olmak üzere altı işlevde toplam 70 göstergenin puanlanması ve kentlerin sıralanmasına dayanmakta. Her işlev grubundaki gösterge sayısı ve göstergelerden bazıları şu şekilde : Ekonomi (13 gösterge) : toplam istihdam, nitelikli iş gücü varlığı, GSYİH - Ar-Ge (8 gösterge) : araştırmacı sayısı, ar-ge harcaması, patent sayısı - Yaşanabilirlik (14 gösterge) : işsizlik oranı, yaşam beklentisi, toplumsal özgürlük ve eşitlik, bilgi iletişim teknolojilerinin hazırbulunulurluğu – Kültürel Etkileşim (16 gösterge) : müze sayısı, tiyatro ve konser salonu sayısı, yaratıcı etkinlikler için ortam – Çevre (9 gösterge) : su kalitesi, yeşil alan miktarı, yenilenebilir enerji kullanımı - Ulaşım (10 gösterge) : toplu taşım yaygınlığı, raylı ulaşım yoğunluğu, trafik tıkanıklığı, uluslararası hava meydanlarına ulaşım süresi. Genel GPCI için 2018 yılı sıralamaları ilk 5 ülke ve Türkiye için tablo-1’de görülmektedir:

GPCI
1
Londra
2
New York
3
Tokyo
4
Paris
5
Singapur
34
İstanbul
Tablo-1
İşlev gruplarındaki sıralamalara bakıldığında; ekonomi ve ar-ge grupları sıralamalarındaki ilk 3 ülke yukarıdaki genel endeksteki ilk üç ülke ile aynı: Londra, New York, Tokyo. Çevre ve yaşanabilirlik gruplarında ise megapollere oranla görece orta büyüklükte kentler (Zürih, Stokholm, Kopenghag, Amsterdam vb.) ilk 5’te yer almakta. İstanbul ise genel GPCI endeksinde 2017’deki 30.luktan 2018’de 34. sıraya gerilemiş durumda. İstanbul, Ar-ge grubunda 34., çevre grubunda ise 40.sırada yer almış. Dünyanın ilk yirmi ekonomisi içerisinde yer alan ülkemizin en büyük kenti İstanbul’un 44 kent içerisinde son çeyrekte yer alması salt ekonomik büyüklüğün “küresel güçlülük” için yeterli olmadığını göstermekte.Yerel yönetimler için -uzun erimli stratejiler ile ilgileniyorlarsa- göz ardı edilmemesi gereken bir gösterge olsa gerek.
Bir diğer kent endeksi Yenilik Kentleri Endeksi (Innovation Cities Index) dir (2) . Endeks ile 500’e yakın kentin inovasyon başarımı ölçülmekte. Kültürel varlıklar (müzeler, konserler, galeriler, spor yapıları vb.), insan alt-yapısı (üniversiteler, ulaşım, iletişim vb.) ve ağ pazarlar (ağ yapı ile birbirine bağlı pazarlar) diye adlandırılan 3 anahtar faktör içerisinde 31 bölüm (sanat-kültür, ticaret, finans, sağlık, sanayi, teknoloji vb.) de 162 göstergeden oluşan bir puanlama sistemi ile kentler değerlendirilmekte ve sıralanmaktadır. 2018 değerlendirmesine göre ilk 5 kent sıralaması ve İstanbul’un sırası Tablo-2’de verilmiştir:


Yenilik Kentleri Endeksi
1
Tokyo
2
Londra
3
San Fransisko
4
New York
5
Los Angeles
53
İstanbul
Tablo-2
Yenilik Kentleri Endeks’indeki ilk beş kentin üçü aynı zamanda yukarı bölümde verilen Küresel Güçlü Kentler Endeksinde de ilk beşte yer almaktadır. Küresel kentlerden sayılan İstanbul ise ilk 50 kent arasına girememiş durumda. İstanbul’un, Küresel Ülkeler İnovasyon Endeksi (GII) 2019  sıralamasında 50. Olan Türkiye’nin derecesine koşut bir performans sergilediği söylenebilir. Sanayi 4.0’ün odukça fazla vurgulandığı ülkemizde, en büyük kentimizin inovasyondaki bu başarım düzeyi geleceğin üretim biçimlerine hazır olabilmek açısından pek yeterli olmasa gerek. Kent göstergelerine gelecek yazılarda devam edeceğiz.

Kaynakça:
(1)     The Global Power City ındex 2018, Institute for Urban Strategies, The Mori Memorial Foundation
(2)    https://www.innovation-cities.com/innovation-cities-index-2018-global



* Herkese bilim teknoloji dergisi 22 mart 2019 tarihli sayısında yayınlanmıştır

4 Şubat 2019 Pazartesi

Döngüsel Ekonomi ve Yavaş-Akıllı Kentler


Bilgehan Gürlek
bilgehangurlek@gmail.com

Döngüsel Ekonomi ile  hammadde, enerji, su, toprak gibi doğal kaynakların tüketimine dayalı bir ekonomik büyüme ve gelişmeden vazgeçerek- ya da tüketimini en aza indirerek- çevrenin korunması amaçlanmakta. Dünya Ekonomik Forumu (WEF)’nca hazırlanan “Şehirlerde Döngüsel Ekonomi” raporuna (1) göre şehirlerde yaşayanların oranı 1900-2015 yılları arasında % 14’ten % 54 yükselmiş durumda. Bu oranın 2050 yılında % 66’ya kadar çıkması bekleniyor. Günümüzde, küresel gayri safi çıktının % 80’i kentlerde yaratılmaktadır. Şehirler toplam enerjinin % 60’nı tüketirken, sera gazı emisyonları ve atık üretiminde % 70’lik bir paya sahiptirler. Bu eğilimin sonucu olarak doğal kaynaklar hızla tüketilmektedir.
Son yıllarda, gelişmiş ülkelerde akıllı kentler (smart cities ) uygulamalarının yaygınlaştığı görülmekte. Büyük veri, yoğun bağlantısallık (mobil ağlar), algılayıcı kullanımı vb. dijital tekniklerin yaygınlaşması ile birlikte her türlü hareketin ve alanın izlenip denetlenmesi akıllı şehir’lerin ayırdedici karakteristiklerindedir. Anlık veri aktarımı, bilgi işleme ve nesnelerin internetine dayanan yeni iş modelleri ile şehir sakinleri, yerel yönetimler ve iş yerleri arasındaki bilgi paylaşımı artırılmaktadır. Çözümleme, karar verme, planlama ve denetim aşamalarında “verimliliği” ve “hızı” artırmak ana hedeftir. Kentsel üretim ve tüketimin arttığı , teknoloji kullanımının oldukça öne çıktığı akıllı şehir uygulamaları sürdürülebilirlik açısından mercek altındadır. Akıllı kentler israfı, atıkları, gereğinden fazla üretim ve tüketimi, toplumsal eşitsizliği azalttığı ölçüde sürdürülebilir ve döngüsel ekonomi ile uyumlu olacaklardır. Yapay zeka vb. teknolojilerin fazlaca öne çıkarıldığı günümüzde, gereksiz teknoloji kullanımından kaçınarak insana öncelik veren, daha az kaynak tüketimini ve çevresel sürdürülebilirliği hedefleyen “Yalın Kent” yaklaşımı ile akıllı kentler gerçekten akıllanabilirler.
Akıllı şehirler’in getirdiği; yaşam alanlarının sürekli gözetimi, daha çok tüketim ve daha hızlı ulaşım, daha hızlı alışveriş yapmak gibi özellikler insanların doğadan ve birbirlerinden kopartılmasına yol açabilmektedir. Ali Akurgal’ın sorduğu gibi: “Etrafınızdaki her olayın sürekli bir yere raporlanması iyi bir şey mi ? kötü bir şey mi ? kişisel özgürlüğünüz bu tür algılayıcıların ağına takılmanız ile kısıtlanmış olacak” (Organik Yaşam, HBT, 28 Aralık 2018). Bu çerçevede, nüfusu 50.000’den az olan kentleri kapsayan ve İtalya’da ortaya çıkmış yavaş ya da sakin şehir (Cittaslow) hareketi farklı bir seçenek oluşturmaktadır. Yavaş şehirler yerel kaynakların kullanımı, tarihsel mirasın korunması, yerel kültür ve sanatların özendirilmesi ve doğanın sahiplenilmesi gibi politikalar ve alt yapı sorunlarını gideren, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan teknoloji uygulamaları ile yaşam kalitesini yükseltmeyi amaçlamıştır. “Yavaş” ve “akıllı-yalın” yaklaşımlar birbirlerini destekleyici yönde geliştirilebilir. Yerel kültür, gıda, çevre ve toplumsal ilişkiler etrafında sakin yaşam alanları yaratarak, teknolojileri yaşamı hızlandırmak yerine yavaşlatmak için kullanarak insanların yaşadıkları çevrede mutlu olabilecekleri bir tür yavaş-akıllı kentler oluşturmak sürdürülebilir bir seçenek olarak gündemdedir.
Kapitalizmin rekabet ve büyüme önceliği akıllı şehirlerin yavaşlatılmasına ne kadar izin verir ? İnsanlığın rönesans ile birlikte oluşan sanatsal, kültürel geleneği ile teknolojinin getirdiği tüketim ekonomisi arasındaki çatışma nasıl çözümlenir ? Tüm bunlar küresel kentsel planlama çevrelerinin tartışma gündemindedir. Ülkemizde ise, son yıllarda  hızlı bir kentleşme yaşanırken çoğunlukla batının tüketim alışkanlıkları ve teknolojik eğilimleri taklit edilmeye çalışılmaktadır.Teknoloji, bilim, sanat ve felsefenin insanı merkez alan bir bütün oluşturduğu göz ardı edilmekte, yarım bırakılan Türk aydınlanma devrimi nedeniyle oluşan toplumsal yaşamdaki geriye dönüşler kentsel yaşama da yansımaktadır. Bu çerçevede, İstanbul gibi büyük kentlerin sorunlarının bütünsel bir yaklaşım olmadan, salt akıllı teknolojilerle ve alt-yapı projeleri ile çözülebilmesinin olanaksız olduğu söylenebilir. Ülkemizde yavaş şehir olmayı hak eden kentlerdeki uygulamalar da göz önüne alınarak büyük kentler için sakin bölgeler oluşturulması, plansız büyümenin durdurulması ve insan öncelikli  yavaş-akıllı kent pratiklerinin uygulanabilirliğinin araştırılması; başta yerel yönetimler olmak üzere tüm paydaşların gündeminde olmalıdır.
Yavaş şehir üretmemek, “teknolojiye hayır demek” anlamına gelmiyor. Yavaş-akıllı kentlerle, teknolojinin insanın köleleştirilmesi için değil özgürlüğünün genişletilmesi için kullanımı, çevresel sürdürülebilirliği sağlayacak ölçüde bir üretim ve ekonomik büyüme hedefleniyor. “Daha hızlı daha çok tüketim mi ? Daha verimli ve çevreyi koruyan, yaşam kalitesini iyileştirecek ölçüde büyüme mi ?” soruları kentleşme stratejilerinde en başta ele alınması gerekenlerdendir.


Kaynakça:
(1)    Circular Economy in Cities 2018, WEF

* "Herkese Bilim Teknoloji" dergisi 25 Ocak 2019 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

28 Ağustos 2018 Salı

Dijitalleşme ve Verimlilik Paradoksu


Bilgehan Gürlek
Endüstri Yük. Mühendisi
bilgehangurlek@gmail.com


Sayısal (dijital) teknolojiler tüm dünyada iletişimi ve operasyonel süreçleri çok ciddi oranlarda hızlandırırken, bu hızın verimlilik artışlarına aynı oranda yansımadığı görülmekte. 2004 yılından bu yana küresel verimlilik artışları önceki 10 yıla göre yarı yarıya azalmış durumda (1). Üstelik bu azalış hem imalat kesiminde hem hizmet kesiminde, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde kendini göstermekte.Özellikle gelişmekte olan ülkelerde cep telefonu ve internet kullanımının hızla yaygınlaşmasına karşın, dijital teknolojilerin üretici sektörlerde yayılımı düşük kalmakta, üretkenlik artışlarında yavaşlama gözlenmektedir.

Verimlilik ya da üretkenlik en genel tanımıyla emek, sermaye vb. girdilerin ne etkinlikte çıktılara dönüştürüldüğünün ölçülmesidir. Üretkenliği belirleyen ana etmen “teknoloji”- hem fiziksel teknoloji hem de iş süreçleri, iş modelleri ve örgütsel yapılardan oluşan örgütsel sermaye- dir.

Dijitalleşmeye karşın verimlilik artışındaki azalış bir kaç etkene bağlanabilir:
Son dönemlerde “ücret”ler ile “üretkenlik” arasındaki paralelliğin bozulduğu, ücret artışlarının üretkenlikteki artışların çok altında kaldığı bilinmektedir. Gelir dağılımında eşitsizlikler artmakta ve bağlı olarak talep düşüşleri yaşanmaktadır. Dijitalleşme ile birlikte emek verimliliği- birim işgücü başına elde edilen çıktı - artarken, dijital teknolojiler işgücünün yerini almaya başlamıştır. Ücretlerin düşmesiyle birlikte azalan tüketim ve düşen talep nedeniyle üretimde azalmalar, verimlilikte yavaşlamalar görülmektedir. İşsizlik krizini önlemek için azalan üretim miktarlarını aynı işgücü düzeyleriyle sürdürme politikaları sonuçta çalışan başına çıktı miktarlarını düşürerek verimlilik oranlarını düşürmektedir. Dahası, dijitalleşmeyle birlikte orta sınıfların yok olma olasılığı da gündemdedir.

Talep azalışı kapasite fazlası yaratıp yatırımları geriletirken, düşük ücretler emek yerine teknoloji kullanımını ve dolayısıyla yeni teknoloji yatırımlarını paradoksal olarak gereksizleştirmektedir. Son yıllarda çoğu gelişmiş ülkedeki çalışılan saat başına sermaye (makina-ekipman vb.) yoğunluğu en düşük hızda artış göstermiştir. Bu yavaşlama söz konusu ülkelerdeki üretkenlik hızındaki düşüşün aşağı yukarı yarıya yakınından sorumludur(2).

Verimlilik düşüşündeki bir diğer etken “yenilik” yapma hızının, köklü (radikal) inovasyonların azalması ve yeni teknolojilerin geniş bir alanda yayılımının yavaşlamasıdır. Bu yavaşlamanın nedenleri   arasında kısa erimli yaklaşımların yönetim biçimlerine egemen olması ve örgütsel yeniliklerin eksikliği sayılabilir. Artan eşitsizlik de inovasyon hızının yavaşlamasında etkilidir: gelirleri giderek azalan çalışanlardan yaratıcı kapasitelerini geliştirmeleri ve daha fazla “yenilik” yapmalarını beklemek iyimserlik olur. Diğer yandan,”digital dönüşüm”ün henüz olgunluk noktasına ulaşmadığı belirtilerek, önümüzdeki on yıllarda digitalleşmenin yaygınlaşmasıyla birlikte üretkenlikte yükselişler beklenmektedir.
Üretkenlikteki yavaşlamaların tersine çevrilmesi için, eşitsizliğin azaltılarak talep düşüşünün önlenmesi en başta yapılması gerekenlerdendir. Dijitalleşmenin yaratabileceği işsizliğin yaratılacak yeni iş alanları ile giderilmesi önemli bir seçenektir. Dijital dönüşüm ücretleri düşürmek yerine, çalışanlara yeni alanlarda yüksek beceri kazandırma ve yüksek ücret politikası ile talebi ve yatırımları destekleyecek şekilde planlanabilir. Bu da sonuçta verimlilik artışlarına katkıda bulunacaktır.

Dijital teknolojilerin geniş bir alanda kullanımı ise; “yalın üretim ve yenilik”, “toplam kalite yönetimi” vb. süreç inovasyonları ve yeni iş modelleri ile desteklenebildiği ölçüde sağlanabilecektir. Burada “yönetim kalitesi”nin önemini ayrıca vurgulamak gerek. Geçiş aşamasında, uzmanlık ve beceri eğitimlerinin verilmesi, ağ yapıların ve işbirliklerinin geliştirilmesi teknolojik yeniliklerin yayılımında önemli bir etkendir.
Verimlilik düzeyi gelişmiş ülkelerin oldukça altında olan ülkemiz açısından, “dijital teknolojiler”, aradaki açığı kapatmak için bir fırsat olarak değerlendirilebilir.Ancak burada teknoloji alımı yerine, teknoloji üretiminin ve koşut olarak işte kullanma (istihdam) ve ücretlerin artırılması politikaları yeğlenmelidir. Kurumsal ve büyük ölçekli firmalar düzeyinde uygulanmaya başlanan süreç iyileştirme ve yeniliklerinin (yalın yaklaşım, yeni iş modelleri vb.) KOBİ’ler düzeyinde ve ülke çapında yaygınlaştırılması dijital teknolojilerin özümsenmesi açısından önemlidir.

Yaşam standartlarını belirleyen ana ögenin toplam çıktıdan çok, “üretkenlik” düzeyi olduğu bilinmektedir. Dijital araçlar eğlence dünyamızı genişletmiş görünmekte, buna karşılık üretim ve verimlilik gelişimi yavaşlamaktadır. Toplumsal gereksinimlere yönelen yaklaşımlar (sosyal inovasyon, toplum 5.0 vb.) ile bir yandan dijital teknolojilerin yaygınlaştırılması sağlanırken, diğer yandan eşitsizliklerin azaltılması, talep ve yatırımların artırılması yoluyla verimliliğin yükseltilmesi bir seçenektir.

Gelişmiş ülkeler, onca teknojik yenilikler, otomasyon ve dijital çözümlere karşın neden verimlilikte yavaşlamalar yaşandığını ciddi biçimde araştırmaktalar. Ülkemiz bakımından yanıtlanması gereken kritik soru “dışarıda geliştirilen dijital teknolojileri birebir kopyalamak ve kolay çözümlere yönelmek mi; yoksa digital teknolojilerin getirilerini, götürülerini sistematik bir biçimde ele alan fayda-maliyet çözümlemeleri ile verimlilik üzerindeki etkilerini değerlendiren özgün stratejiler geliştirmek mi tercih edilmeli” sorusudur.



Kaynakça:
(1)    “Where Digitization is Failing to Deliver”, MIT Sloan Management Review, March 17, 2016
(2)     “Solving the Productivity Puzzle, Mc Kinsey Global Institute ,February 2018

* "Herkese Bilim Teknoloji" dergisi 17 Ağustos 2018 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

21 Nisan 2018 Cumartesi

“Üretimin Geleceği” ne Ne Kadar Hazırız ?


T. Bilgehan Gürlek
Endüstri Yük. Mühendisi
bilgehangurlek@gmail.com

Üretimin geleceğine hazır olmadan, salt dijitalleşme ile dönüşüm kervanında yer alabilmek bir hayaldir...

Hızla artan robotlar, katlamalı üretim, nesnelerin interneti, yapay zeka vb. teknolojik yenilikler beraberinde üretimi dönüştürecek yeni üretim teknolojileri ve iş modellerini doğurmaktadır. Genel olarak gelişmiş ülkelerdeki verimlilik artışına dayalı olarak üretim kesiminden hizmet kesimine iş gücü kaymalarına bakarak üretimin ağırlığının azaldığı kanısına kapılmak yanıltıcı olur. Üretim tüm ülkelerde “yenilik”lerin motoru durumundadır: Çin, Almanya, Japonya ve Güney Kore’deki özel kesimce gerçekleştirilen toplam ar-ge miktarının %80’i tek başına imalat firmalarınca yapılmaktadır (1).

Üretimin değişen doğası kazanılması gerekli yetkinlikleri de etkilemektedir. Dünya Ekonomik Forumu (WEF) girişimince gerçekleştirilen bir proje ülkelerin “geleceğin üretimi”ne hazırolma düzeylerinin ölçülmesi ve değerlendirilmesi ile üretim dönüşümü’nü ön plana almaktadır (1). WEF tarafından hazırlanan 2018 yılı proje raporunda, ülkelerin “geleceğin üretimi”ne hazır olma düzeylerinin belirlenmesine yönelik araçlar ve bir kıyaslama çerçevesi sunulmakta, ülkelerin önlerinde duran fırsatlara ve risklere dikkat çekilmektedir.

Karmaşıklık ve ölçek

Yöntem ülkelerin halihazırdaki başarım düzeylerinden çok gelecek için hazır olabilme yeteneğini ölçmeye odaklanmıştır. Burada “hazır olmak” ile gelecek üretim fırsatlarından yararlanabilme ve olası risklere karşı esnek ve çevik tepki verebilme yetenekleri kastedilmektedir. Değerlendirme, sektörel ve bölgesel farklılıklardan bağımsız olarak ülkelerin ortalama hazırlık düzeylerini ölçmekte ve iki ana bileşenden oluşmaktadır: 1) üretim yapısı (var olan üretim temeli), 2) üretim sürücüleri (üretim dönüşümünü kolaylaştıranlar). Üretim yapısı “karmaşıklık” (complexity) ve “ölçek” olmak üzere iki alt öge ile ölçülmektedir. “Karmaşıklık” altında özgün ürün üretimi ve ürün çeşitliliği değerlendirilirken, “Ölçek” ile toplam üretim katma değeri ve gayri safi ulusal gelir içindeki payı ölçülmektedir. Üretim sürücüleri ise; “teknoloji ve yenilik”, “insan sermayesi”, “küresel ticaret ve yatırım”, “kurumsal çerçeve”, “sürdürülebilir kaynaklar” ve “talep ortamı” alt ögelerinden oluşmakta. Değerlendirme modelinin tamamında 59 gösterge bulunmakta. Değerlendirme sonucuna göre ülkeler (toplam 100 ülke) benzer ülkelerle karşılaştırma yapılabilecek 4 örnek ya da model küme içine yerleştirilmiştir: “lider”, “yüksek potansiyele sahip”,“gelişmekte olan”, ve “üretim temeli/geçmişi olan” ülkeler. 100 ülke içerisinde “üretim yapısı”nda Japonya, “üretim sürücüleri”nde A.B.D birinci sırada yer almışlardır.

Türkiye, üretim temeli olan fakat üretim sürücülerinde zayıf olan 10 ülkeden (Macaristan, Hindistan, Litvanya, Meksika, Filipinler, Romanya, Rusya, Slovakya, Tayland, Türkiye) oluşan kümede yer almış olup, hem “üretim yapısı” hem “üretim sürücüleri” göstergelerinde bu 10 ülke içerisinde 9. Olabilmiştir. Ülkemizin 100 ülke içerisindeki sıralamaları ise aşağıdaki gibidir:

Üretim Yapısı..................... 32.
            Ölçek ...18. / Karmaşıklık...42.

Üretim Sürücüleri............... 57.
Teknoloji ve yenilik...54. / insan kaynağı...72. / küresel ticaret ve yatırım...57. / kurumsal çerçeve...64. /           Sürdürülebilir kaynaklar...51. / talep ortamı...26.

“İnsan kaynağı” Türkiye’nin en zayıf olduğu öge olarak göze çarpmakta. İnsan kaynağı altında raporda ayrıntıları verilen bazı alt gösterge değerleri daha da dikkat çekici: “matematik ve bilim eğitimi kalitesi”nde 80. sıra,  “mesleki eğitim kalitesi”nde 97.sıra, “öğretimde eleştirel ve çözümleyici düşünme”de 100.(sonuncu) sıra ! “Teknoloji ve yenilik” altındaki “yıkıcı/yeni fikirlere kucak açan firmalar” alt göstergesinde ise 92. olunabilmiştir. Ülkemiz göreli ekonomik büyüklüğüne bağlı olarak “ölçek” göstergesinde ilk 20 ülke arasında yer alabilmesine karşın, “karmaşıklık” göstergesindeki sırası (42.) özgün üretimini geliştirmesi gerektiğini göstermektedir.

“İnsan kaynağı” ve “teknoloji ve yenilik” ögelerinde en üstlerde yer alan 10 lider ülkenin aynı zamanda “kurumsal çerçeve” göstergesinde de yüksek başarım gösterdikleri görülmektedir. Buna karşılık üretim temeli/geçmişi olanlar grubundaki ülkelerin en kötü oldukları alanlar “kurumsal çerçeve”, “insan kaynağı”, “teknoloji ve yenilik”tir.

“Kurumsal çerçeve”nin devletin üretim ve teknoloji dönüşümünü destekleyici strateji ve yasal düzenlemeleri geliştirmesini ve “hukukun üstünlüğü”nü içerdiği göz önüne alındığında, ülkemizin sıralamadaki yerine (64.) şaşırmamak gerek.

Lider ülkeler “üretim karmaşıklığı” ögesinde yüksek başarım gösterirken, ülkemizin de içinde bulunduğu üretim temeli olan ülkeler grubu daha çok üretim yapısının “ölçek” alt göstergesinde yeterli gözükmektedirler. Bu ülkeler, üretim sürücüleri (“insan kaynağı”, “teknoloji ve yenilik”, “kurumsal çerçeve” vb.) ögelerinde ilerleme sağlayamazlarsa geleceğin teknoloji-üretim dünyasına yetişememe ve “erken sanayisizleşme” riski ile karşılaşabileceklerdir.

Yukarıdaki verilerin ışığında, ülkemizin geleceğin üretimine hazırlanabilmesi için “teknoloji ve yenilik” kapasitesini artırırken, “üretim karmaşıklığı”nı geliştirecek yüksek teknoloji üretimine yönelmesi, eğitim kalitesi ve eleştirel-özgür düşünce ortamı ile birlikte “insan kaynakları” yeteneklerini geliştirmesi, “kurumsal çerçeve”leri oluşturması olmazsa olmaz ön koşullar olarak ortaya çıkmaktadır.

Üretimin geleceğine hazır olmadan, salt sayısallaşma (dijitalleşme) ile dönüşüm kervanında yer alabilmek bir hayaldir. Hazır olabilmek ise ülke çapında; üretim yönetimi, teknoloji ve yenilik yönetimi, proje yönetimi vb. yetkinliklerimizin ölçülerek değerlendirilmesi ve üretim dönüşümüne giden yolda gerekli iyileştirmelerin yapılması ile sağlanabilecektir.

Kaynakça:
(1)    Readiness for the Future of Production Report 2018, WEF

* "Herkese Bilim Teknoloji" dergisi 13 Nisan 2018 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


16 Şubat 2018 Cuma

Endüstri 4.0: Kim İçin ? Ne İçin ?


T. Bilgehan Gürlek
Endüstri Yük. Mühendisi
bilgehangurlek@gmail.com

Geleceğe bakış: Üst düzey yetenekliler dünyasına gidiyoruz, yetenek azlığı ve teknolojik işsizlik
“Endüstri 4.0” dönüşümünün beraberinde işsizlik getirip getirmeyeceği oldukça tartışmalı bir konu olarak gündemde. Yapılan bazı araştırmalarda “Endüstri 4.0” ile birlikte ortaya çıkacak siber-fiziksel sistemler ve teknolojik yeniliklerin (robotlar, yapay zeka, nesnelerin interneti vb.) gerektireceği yeni yetenekler ve uzmanlıklar  yoluyla yeni iş gücü talepleri yaratılacağı öngörülürken; eski yetenek ve uzmanlıkların bir kısmının yok olması sonucunda “teknolojik işsizlik” ile karşı karşıya kalınması da beklentiler arasındadır.
Shanghai (Çin)’de bir elektronik fabrikası şimdiden iş gücünün üçte ikisini robotlarla değiştirmiş bulunmakta ve gelecek yıllarda % 90 oranında otomasyonu hedeflemekte. Çin’in gelecek yıl içerisinde Amerika ve Almanya’dan daha fazla sanayi robotu kullanıyor olacağı kestirilmekte. Bir Dünya Bankası raporuna göre gelişmekte olan ülkelerdeki tüm işlerin üçte ikisinin otomasyon ile karşı karşıya kalacağı ve bu oranın gelişmiş ülkelerdekilerden daha fazla olması beklenmektedir. Dünya Ekonomik Forumunun 2016’da yayınlanan bir raporuna göre 2020 yılına kadar 15 sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkede ağırlıklı beyaz yakalı çalışanlar olmak üzere 5 milyona yakın iş kaybının yaşanacağı kestirilmektedir (1). 
Yaratılacak “işte kullanma” (istihdam) miktarının kaybedilecek olandan daha fazla olup olmayacağı konusu bugünlerde oldukça tartılışan bir konudur. Geçmişte yaşanan endüstri devrimlerinde de işsizlik ile ilgili benzer karamsar tabloların ortaya konulduğu, fakat, eninde sonunda, yaratılan işlerin iş kayıplarının üstünde gerçekleştiği, iyimser ekonomistlerce öne sürülen savlardandır. Buna karşılık, bu kez durumun farklı olduğu, işlerin üçte ikisinin makinalarca değiştirilmesi tehdidi ile daha önce hiç karşılaşılmadığı, yaratılacak yeni iş alanlarının çoğunlukla üst düzey yetenek gerektiren işler olacağı, net iş kayıpları olasılığının yüksek olduğu görüşü de ciddi olarak dile getirilmektedir.